Dç. Dr. Aylin Demirli Yıldız
Baba (The Godfather, 1972) filmi, Francis Ford Coppola’nın yönettiği ve Mario Puzo’nun romanından uyarlanan bir başyapıttır. Filmdeki karakterler psikolojik açıdan incelendiğinde, özellikle kişilik bozuklukları bağlamında derin ve karmaşık örüntüler görülür. Her bir karakter, gücün, bağlılığın, travmanın ve yalnızlığın farklı yüzlerini yansıtırken, bazıları bilinçli tercihlerle değil, kırılmış bir benliğin kaçınılmaz evrimiyle karşımıza çıkar.
“Sessizlikle hükmetmek ile yalnızlıkta çürümek arasındaki fark…”
Vito Corleone öfkesini bastırmayı bilen, kontrolü sessizlikle sağlayan, bağlılıkla hükmeden bir adamdır. Geçmişin şiddetiyle yoğrulmuş ama şefkatini kaybetmemiştir. Onda zaman zaman antisosyal kişilik özellikleri görülür—yasa dışı eylemler, otoriteyle çatışma, soğukkanlılık—fakat bu örüntü, tipik bir antisosyal kişilik bozukluğuna evrilmez. Çünkü Vito’nun benliği, suçla değil, ailesiyle kurduğu anlamlı bağlarla dengelenmiştir. Empati yetisi kaybolmamıştır, tam aksine; onun adaleti kendi kodlarında bile merhamet içerir. Psikodinamik olarak, çocukluk travmasının ardından geliştirdiği savunmalar (bastırma, idealleştirme, telafi etme) onu bir “karanlık baba” değil, “kalkansız ama yön gösteren bir pusula” haline getirir.
Michael Corleone ise görünürde en sessiz, en ölçülü olandır; ama içindeki yapı sessiz bir dağılmanın ta kendisidir. Başlangıçta normatif, mantıklı, kurallı bir birey gibi görünse de süreç içinde benliği derin çatlaklar vermeye başlar. Narsistik kişilik bozukluğuna özgü örüntüler belirginleşir: Eleştiriden kaçınma, sürekli haklı olma arzusu, başkalarını kontrol etme ihtiyacı ve duygusal mesafe. Ona göre sevgi zayıflıktır, güven ise risk. Bu yüzden en çok sevdiklerini dışlar, korumak istediği aileyi bile tehdit görüp yok edebilir. Psikodinamik açıdan Michael’ın narsistik yapısı, idealize ettiği baba figürüyle özdeşleşme çabasıyla başlar, ama bu özdeşleşme zamanla parçalı bir benliğe ve kontrol takıntısına dönüşür. Sevginin yerini güç, bağın yerini yalnızlık alır.
Michael artık sadece bir lider değil, duygularını yalıtarak yaşamaya çalışan bir benlik enkazıdır. Paranoid savunmaları, onu dostlarından kuşkulanmaya, ailesinden bile korkmaya iter. Kaybettiklerinin yasını tutamaz, çünkü yas tutmak için önce hissetmek gerekir.
Çoğu kişi yola Vito Corleone olarak çıkmak ister… Ya da belki de kendini hep Vito Corleone olarak hayal eder.
Oysa çoğunun sonu Michael Corleone gibidie; dışarıdan güçlü ama içeriden kırılmış, kocaman bir yalnızlık ve hiçlik içinde ömür sona erer.
İşte bu karanlık tabloda iki kadın: Connie Corleone ve Kay Adams. Connie, çocuklukta “baba evinin tek kızı” olarak sevgiye doymuş gibi görünse de evlilikte istismara uğrayarak hızla bağımlı ve kaygılı bir yapıya evrildi. Bağımlı kişilik özellikleri gösterdi: Değersizlik hissi, yalnız kalamama korkusu, güçlü bir erkeğe yaslanma ihtiyacı… Ama zamanla o da Corleone soyadının karanlığını benimsedi; güç ve aidiyet uğruna vicdanını sessizce kenara koydu.
Kay ise başka bir dünyanın kızıydı. Aydınlık, rasyonel ve dışarıdan gelen biri. Michael’a aşk duyarak girdiği bu ailede, yavaş yavaş parçalanan bir kimliğe dönüştü. İlk başta dengeleyici, umutlu, insani değerlere tutunan biri olarak görünür. Fakat zamanla yaşadığı travmalar, onu duygusal kopuşa ve pasif direnişe sürükledi. Michael’ın narsistik ve paranoid yapısı karşısında onun duyguya dayalı ilişki kuramayan soğukluğu, Kay’de depresif ve dissosiyatif savunmaların gelişmesine neden oldu. Çocuklarını korumak için yaptığı seçimin bedeli, eşinden değil, inandığı tüm hayatlardan uzak düşmek oldu.
Çoğu kişi yola Vito Corleone olarak çıkmak ister…
Ya da belki de kendini hep Vito Corleone olarak hayal eder.
Oysa çoğunun sonu Michael Corleone gibi, etrafında sadakatle susanlar olsa bile, kocaman bir yalnızlık ve hiçlik içinde sona erer.
Ve bazen, o çöküşün en sessiz tanıkları da, yalnızca iki kadın olur: biri gölgede kalır, biri gölgeye karışır.
